Samsunlu tiyatrocu Levent Kırca röportajı

Ben ezilenin yanındayım

“Ben her zaman ezenin karşısında, ezilenin yanında oldum, bu işi yapmak maça ister, sizi aç bırakırlar, sürüm sürüm süründürürler” diyen Türk mizahının ve tiyatrosunun ustalarından Levent Kırca, sanata bakış açısını, tavrını ve Samsun ile ilgili düşüncelerini paylaştı.
Miraç ÖZTÜRK: Size öncelikle Samsun”dan selam getirdik. Herkes sizinle görüşeceğimizi öğrenince selam yollamayı da ihmal etmedi, yüzünüzden gülücüklerin hiç eksik olmaması temennisinde bulundu. Röportajımızın başında ben sizden kısaca geçmişiniz ve tiyatroya nasıl başladığınız ile ilgili bilgi almak istiyorum…

Levent KIRCA: Teşekkür ediyorum. Ben Samsun”da doğdum malum 1950 senesinde…

ÖZTÜRK: 1948 mi, 1950 mi? Ben sizin hakkınızda araştırma yaparken iki farklı doğum tarihi ile karşılaştım. Hangisi doğru?

KIRCA: Doğrusu 1950. Bu şundan kaynaklanıyor. Ben gençliğimde çok başarılıydım ve hep bulunduğum yerde, beni yönetici olarak seçiyorlardı. Genç yönetici olduğum için de yönettiğim insanlar benden büyük oluyordu. Onun için bir 48 icat ettik. O zaman o 48 yerleşti aslında 50 doğumluyumdur. Samsun”da doğdum, büyüdüm. Babam Ordulu. Samsun”u severim. Samsun da iyi bir topraktır. İyi bir kaynaktır. Samsun”dan birçok sanatçı, çok edebiyatçı, şarkıcı, türkücü çıkmıştır. Samsun o açıdan çok verimlidir aslında. Bölge olarak da güzel bir bölge sadece Samsun değil tüm Karadeniz çok güzel.

ANKARA TİYATRO İÇİN ADIM OLDU

Annem de öğretmendi. Samsunda birçok kişinin öğretmenidir. Samsun”a turneye falan geldiğimde birçok kişi, “İşte siz bizim hocamızın oğlusunuz falan” diyorlar. Babam da çoğunun öğretmenidir. Babam da Erkek Sanat Lisesi”nde hocaydı ve aynı zamanda ressamdı. Ben aşağı yukarı ilkokuldayken o İsviçre”ye gitti. Bilgi ve görgüsünü artırsın diye devlet onu İsviçre”ye gönderdi. Bir daha da gelmedi. Annem öğretmen ve çağdaş bir kadındı. Ablam da Ankara”da hukuk fakültesinde okuyordu o ihtilal yıllarında. “Annem hadi gidelim Ankara”ya da ablana sahip çıkalım” dedi. Bizi Ankara”ya getirmesi çok akıllıca bir hareketti. Çünkü Ankara sanat merkeziydi. Dolayısıyla ben Ankara”da okurken, bir yandan da devlet tiyatrosunun açtığı sınavı kazanıp tiyatrocu oldum. 1965 senesinde.

İNSANLAR BENİ PARMAKLARIYLA GÖSTERİYORDU

İşte başarılı oyunlar birbirlerini kovaladı. Sonra televizyon kuruldu. Bir arkadaşım beni kolumdan tuttu. Televizyona götürdü. Televizyonda da Oyun Gemisi, Oyun Treni efendime söyleyeyim geleneksel Nasrettin Hoca”yı falan oynadık, bunlar çok başarılı oldu. Artık insanlar yavaş yavaş sokakta beni parmaklarıyla gösteriyorlardı. Bu da benim hoşuma gidiyordu. Ama orada halledilmesi gereken bir mesele vardı. Şöhret hakikaten ateşten bir gömlek ve bir hastalık. Gerçekten tedavi görmesi gereken bir hastalık şöhret.  Onun için bir an evvel atılması lazım vücuttan ve ben onu çok çabuk çözümledim.

BEN HEP SIRADAN BİR VATANDAŞ OLDUM
Yani şöhretin havasına hiçbir zaman girmeyip sıradan vatandaş olma özelliğimi her zaman korudum ve sürdürüyorum. Bu konuda az sayıda sanatçı varsa onlardan bir tanesiyim. Bu bir gerçek çünkü şuna inanıyorum biz de insanız. Senin seyircin, yani müşterin bir anlamda. Müşteri nasıl kasabın velinimetiyse Levent Kırca”nın  da velinimetidir. Müşteriye afra tafra yapılmaz. Adamı sırtından bir atar Allah muhafaza. Bunu hiçbir zaman unutmadım.

EZENİN KARŞISINDA EZİLENİN YANINDA OLDUM
Benim en önemli özelliklerimden bir tanesi mütevazı, güler yüzlü olmamdır. İnsanlara saygılı olmamın nedeni, sevilmemin de nedenidir. Benim sevilmemin bir nedeni öte yandan insanların dertlerini, sıkıntılarını, çizgi edindim. Kendime, şiar edindim. Ve bunları oynadım. Yani tiyatroda da televizyonda da Türk halkının sorunlarına sahip çıktım. Kim iktidardaysa, kim eziyorsa ki iktidara kim geldiyse Türk halkını ezmiştir. Ezilen Türk halkından yana olup, ezenlere karşı programlar yapmışımdır. Seyirci benim bu tarafımı da bilir.

BENİM KİM OLDUĞUMU HERKES BİLİYOR
Yani bugün Levent Kırca nedir dediğinizde bir çeyrek sayfayla Levent Kırca”nın ne olduğuna bakarsınız ve ne olduğunu görürsünüz. Dürüst kişiliğini, aile yapısını, dünya görüşünü, sanat anlayışını, halkla olan ilişkisini çözmek çok kolay. Yani benim halkla ilişki kurmam çok zor değil. Bu durum seçimlerde de çok işime yarıyor. Levent Kırca kimdir? Levent Kırca”nın kim olduğunu herkes çok iyi biliyor.

ÖZTÜRK: Bahsettiğiniz gibi herkes sizin muhalif kişiliğinizi, halkçı yanınızı çok iyi biliyor. Bugüne kadar bahsettiğiniz ölçüde siz, var olan siyasi yapıyı, mevcut iktidarları eleştirdiniz, bu eleştirilerin akabinde siyasete atılmanız halk tarafından da şaşkınlıkla karşılandı. Bu bakış açısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

KIRCA: İnsanların aklına böyle bir soru geliyor ama bu ilginç değil. Ben sana açacağım bunu. Bir çırpıda anlattım. Halkın yanında olmak, halktan yana olmak, ezene muhalefet etmek; bunun bir bedeli var bir kere. Bunun ciddi bir bedeli var. Bundan dolayı sizi yasaklarlar, aç bırakırlar, işinizden olursunuz, iftiraya uğrarsınız, sizi sürüm sürüm süründürürler. Halktan yana olmak için  bir bedel ödemeniz gerekir. Şimdi bakıyoruz gençlerde, “Ne yapalım ağabey, ekmek parası, bu işi yapmak zorundayız” diyorlar. Onlar asla o sınırı aşıp da bir halk sanatçısı olamazlar. Çünkü biz hep bir bedel ödedik. Bu kadar kolay değil. En kötü ihtimalle yasaklanırsınız. Aç kalırsınız, televizyona çıkamazsınız falan filan…

TARAF OLMAK ZORUNDASINIZ
Şimdi politika meselesine gelince, artık önceleri hani “siyaseti siyasetçiler yapsın, biz de kendi işimizi yapalım” mantığındaydık. Çünkü ben bir anlamda gerek televizyon programımda gerek sinemada kendi siyasi görüşümü ortaya koyarak taraf oluyordum. Evvela taraf olmak mecburiyetindesiniz. Bir dünya görüşünüzün olması lazım. Tarafsız olmak diye bir şey yok. Çünkü tarafsız olan güçlüyü tutuyor demektir. Güçlüden yana olursunuz. Değil mi? Seçim sandığına gittiğiniz zaman elinizde bir oyunuz var, o da bir taraftır.

“Şundan tarafım” diye oy kullanıyorsunuz. Tarafsız olup oy kullanmadığınız zaman kim kuvvetliyse ona hizmet etmiş olursunuz. Sonuç itibariyle biz hep halktan taraf olduk, hep ezilenden taraf olduk. Doğrusu da budur zaten. Kutsal olan, ulvi olan, yüce olan halktır, esas olan halktır.

KİTAP YAZMAKLA OYUN OYNAMAKLA OLMUYOR 
Sonuç itibariyle öyle bir hale geldik ki, işte biz politikamızı kendi yaptığımız iş için yapıyoruz derken baktık ki, ülke elden gidiyor. Bu böyle klişe bir laf gibi görünüyorsa da aslında kullanılabileceği en güzel zaman bu şimdi… “Ülke elden gidiyor”, nasıl gidiyor? Atatürk”ün kurduğu Cumhuriyet gidiyor. Atatürk”ün kendisi gidiyor. Efendime söyleyeyim milli manevi değerler gidiyor. Her şey gidiyor, her şey yozlaştırılmış durumda artık görülüyor ki sadece, “Tamam kardeşim ben kitabımı yazarken yaparım politikamı, ben tiyatromu oynarken yaparım politikamı” demekle olmuyor. İşin ötesine geçip parmağını taşın altına koymalı, işte bugün o gündür.

KENDİMİ KÖTÜ YOLA DÜŞMÜŞ GİBİ HİSSETTİM
Siyasete atılmak gene benim aklımda yoktu, düşünmüyordum. Şimdi, politikacılığı öyle bir hale getirmişler ki yani sanki politikacılık yapmaya kalktığında kötü yola düşmüş gibi hissediyorsunuz. Siz de öyle hissediyorsunuz, etrafınızdaki insanlar da öyle hissediyor. “Yahu kardeşim sen çok sevilen bir adamsın, çok ahlaklı bir kişiliğin var, bir dünya görüşün var, ne oldu sana gel etme eyleme sen nereye düştün gibi” yakınmalarla karşılaşıyorsun. Yani böylesine çirkinleştirmişler burayı anlatabiliyor muyum…

MEVCUT SİYASETÇİLER YETERSİZ!
Genelde baktığınızda bazı dünya görüşüne inandığımız siyasetçiler hariç çoğunluk estetik duygusundan uzak, yoksun. Tavır ve davranışları yetersiz. Türkçe”yi doğru konuşmaktan acizler. Yaşantıları bir tuhaf. Meclisin tavanına çiğ köfte yapıştırandan tut da, düğünde ateş ederken birini öldürenine kadar, her çizgiye sahip insan kitlesi sizi orada temsil ediyor ve bu insan kitleri sanattan, sanatçı görüşten, estetikten uzak. Sinemaya, spora yönelik anlayışı yetersiz. Bunu artık 5 yaşındaki çocuk bile biliyor. Artık kenarda oturup da seyirci kalmamızın bir anlamı kalmadı. Ecevit”in de dediği gibi kenarda kalmanın bir anlamı yok, oyuna girmek lazım.

 

ÖZTÜRK: Bu söyledikleriniz çok önemli… Peki, sizinle efsaneleşen bir Olacak O Kadar var… Sonuçta Olacak O Kadar”da geçen bir espri nedeniyle ciddi sorunlar yaşamış, hatta protesto gösterileriniz olmuştu. Bir de, eski bölümleri televizyonda yayımlanmasına rağmen, izleyenler hala kendilerini gülmekten alamıyorlar, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

KIRCA: E tabi, Türk mizahı denen bir şey var. Çok uzağa gitmeye gerek yok. Adamlara bakıyorsun şimdi. Gençler bizi utandırıyorlar. Türk mizahıysa Türk mizahıdır bu. Türk”ün yoğurduysa, Türk”ün yoğurdudur, Türk”ün kilimiyse, Türk”ün kilimidir bu. Lokumuysa, rakısıysa, folkloruysa, türküsüyse… Bunları söylememek, göz ardı etmek ayıptır ve zararı vardır.

SEN GİT KİVİ KİVİ YUT…
Türk”ün bir de mizahı var kardeşim… Nasreddin Hoca kökenli, sosyal içerikli bir mizah var, sen bunu göz ardı et, Amerikalının stand-up”unu, İngiliz”in One Men şovunu taklit et… Kendi kaynağını kullansana yahu… Senin ülkende portakalın var, domatesin var, hıyarın var… Sen git avakado ye, bilmem ne ye, kivi kivi yut. Kendi öz kaynaklarına, kendi gelenekseline sahip çıksana. Kendi ülkene sahip çıksana, damarlarında dolaşan yapıyı diriltsene.
ÖZTÜRK: O yüzden sizin 15 yıl  önce yaptığınız bir espriye ve tiplemeye izleyenler hala gülebiliyor. Çünkü siz kendi kültürünüzden, bu halkın öz kültüründen hiçbir zaman kopmadınız.

KIRCA: Evet onun için bugün benim eski programlarımı izleyenler, kendilerini gülmekten ve düşünmekten alamıyor. Onun için Çarli Çaplin, sessiz sinemadan günümüze kalmış, bu kadar basit. Elbette ki bunu yapmanın bir bedeli vardır. Bugün karikatüristlerin bile yargılandığı bir ülkede yaşıyoruz. Onun için sosyal içerikli mizah yapmak biraz “maça” ister. Onu da maçası olan yapar, görülüyor ki benim de maçam var yani.

ÖZTÜRK: Peki sizin Samsun ile ilgili tasavvurunuz nedir? Sanatsal, kültürel, insani yapısını ve geleceğini nasıl değerlendiriyorsunuz? Önümüzdeki dönemlerde Samsun”a özgü bir proje düşünebilir misiniz?

KIRCA: Şu an için oraya özgü bir düşüncem yok. Elbette ki Samsun”u seviyorum. Çok değerli akrabalarım var. Samsun”u şehir olarak seviyorum. Bütün o bölgeyi seviyorum. Zaman zaman geliyorum, gidiyorum.

Samsun”un üstünde şöyle bir intiba var, “Yani Samsun”dan bir şey olmaz, ah eski Samsun ah şöyle Samsun” diye. Bu intibanın yıkılması lazım.

ÖZTÜRK: Bir şey yapmadan önce bir kere bu anlayışın üzerimizden atılması lazım sanırım…

KIRCA: Bu intibayı da belediyeler yıkar. Eğer şu kadar zamandır bana İstanbul”da 4 tane, 5 tane park bahçe var benim adıma, 4 tane sokak var benim adıma, İzmit”te bir tane cadde var benim adıma… Samsun”da bir küçük apteshaneye, bir “Levent Kırca Tuvaleti” diyemediler. Ama bu bir düşünce meselesi yani. Anlayış meselesi… He, orada benim sokağım olsa ne olur, olmasa ne olur? Onların düşünmesi lazım…

ÖZTÜRK: Oysa ki, Samsun dediğimizde, onlarca isim sayabiliriz değil mi?

KIRCA: Ne diyorsun? Sen bırak, bana gelinceye kadar kimler var… Koy ulan her sokağa bir sanatçının ismini…

ÖZTÜRK: Aslında Samsun”daki asıl sorun konuştuğumuz gibi, ithal kültürlerle alakalı. Kayseri”de pastırma yerine fastfood verilmesi meselesi gibi, Samsun”da da durum birbirinden farksız. Hep ithal bir kültür yaşanmış. Birileri gelmiş bir yerlerden ve senin kültürün budur, bunu yaşayacaksın demiş…

KIRCA: Bak, konuştuklarımızın sağlamasını şöyle yapalım… Bir eğitim seferberi Yılmaz Büyükerşen var. Adam ressam, heykeltıraş…  Adam sanatçı ruhlu… Dönüyorsun, bakıyorsun belediyesine Eskişehir”e, adam bunu olduğu gibi yansıtmış.

Yani bir adamın evinde yeşil çiçek yoksa, sokağında da olmaz abi… O kültürü bilmiyor demektir, bir adamın duvarında tablo yoksa, memleketinde de tablo olmaz. Bir adam sentetik yaşıyorsa, naylon yaşıyorsa, o adamın çevresi de naylondur…

ÖZTÜRK: Geçmişe dönelim yeniden… Uzun yıllar başbakanları, cumhurbaşkanlarını, siyasileri eleştirdiniz, taklit ettiniz. Peki hiç sorun yaşadınız mı bu süreçlerde?

KIRCA: Birçok cumhurbaşkanı, başbakan ile çalıştım. Aram hepsiyle iyiydi. Hep destek olmuşlardır. Programlarından sonra aramışlardır. Eleştirmeme rağmen, beni hep takdir etmişlerdir. Yani bu Turgut Özal”da da böyle olmuştur, Süleyman Demirel”de de, Bülent Ecevit”te, Tansu Çiller”de de… Bunlar çok önemli şeyler.

ÖZTÜRK: Yüzlerce tiplemeniz var… Acaba bir gün kim sizin taklidinizi yapacak, nasıl bir taklit olacak onu merak ediyorum…

KIRCA: Vallahi benim taklidimi yapmak meselesi… Yani geleneksele sahip çıkmak, ülkenin bütünsel yapısına sahip çıkmak, inançlı olmak, fastfood yememek, ne bileyim birisi fastfood yemiyorsa, bunu inkar ediyorsa, benim taklidimi yapıyor demektir. Taklit yapmak ağzını onun gibi yamultmak, burnunu onun gibi bükmek bu önemli değil ki… Ben ektiğimin biçilmesini istiyorum. Mahsulü görmek istiyorum…

ÖZTÜRK: Son söyledikleriniz gerçekten çok önemli. Peki, son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

KIRCA: Öncelikler size başarılar diliyorum. Kaliteli bir iş yapmaya çalışıyorsunuz. Bunu yapmak zordur, meşakkatlidir. Eğer kaliteden, dürüstlükten taviz vermezseniz önünüz açık. Unutmayın bu zor bir iş… Yolunuz açık olsun.

ÖZTÜRK: Ben de vakit ayırdığınız için teşekkür ediyorum.

Röportaj: Miraç ÖZTÜRK
http://www.dengegazetesi.com.tr/ sitesinden 25.08.2013 tarihinde yazdırılmıştır.